
Boşluk
Bir anlık duraksamanın bile benlik üzerinde geri dönülemez bir kaos yaratabileceğini düşünüyordum.
Bunu ilk düşündüğümde saat gece üçü geçmişti…
Ekranın sağ alt köşesindeki rakamları birkaç kez görmüş, fakat hiçbirinde gerçekten saate baktığımı hissetmemiştim. Odanın ışığını çoktan kapatmıştım. Masanın üzerinde yalnızca monitörün solgun aydınlığı vardı; yarısı içilmiş kahvenin yüzeyi bile o ışığın altında olduğundan daha soğuk görünüyordu.
Uzunca bir süredir aynı şemaya bakıyordum. Tasarlayacağım robotun artık ne yapacağını biliyordum. En azından bir işi olduğunda…
Çevresindeki olayları algılayacak, bunları kısa süreli belleğine yazacak, gerektiğinde daha eski deneyimleriyle karşılaştıracak ve bazı sonuçları ileride kullanmak üzere saklayacaktı. Böylece olaylar arasında bağlantı kurabilecek, ayrıntılar önemini kaybettikçe onları silecek ve tekrar eden deneyimlerden daha genel kurallar çıkarmaya çalışacaktı.
Beni asıl rahatsız eden şey ise, makinenin yapacak hiçbir şeyi kalmadığında ne olacağıydı…
Ekrandaki kutulardan birinin içine uzun süre baktım.
“IDLE”
Tek kelimeydi.
Sistemin boşta olduğu an.
İlk başta burayı doldurmak kolay görünmüştü.
Boş kaldığında eski olayları yeniden değerlendirebilir, geçmişindeki bağlantıları arayabilir, hatalarını inceleyebilir, diye düşünmüştüm.
Böyle düşününce “boşta olma” problemi çözülüyordu. Yapacak dışsal bir işi olmadığında kendi içine dönecek, makine hiçbir zaman gerçekten boş kalmayacaktı. Bu düşünce hoşuma gitmişti, belki de biraz fazla; çünkü bize oldukça benziyordu.
Ya da benim insanı düşündüğüm bir şeye.
Parmaklarımı klavyeden çekip sandalyeme yaslandım ve ekrandaki şemayı bütünüyle görmeye çalıştım.
Algı, deneyim, değerlendirme, bellek ve yeniden değerlendirme…
Kutular birbirine oklarla bağlanmıştı. Her sonuç başka bir sürecin girdisine dönüşürken, sistem kendi geçmişini yeniden besleyerek ilerleyecekti.
Şema, gözüme giderek teknik bir diyagramdan çok nedenselliğin küçük bir modeli gibi görünmeye başlamıştı.
Böyle bakıldığında makinenin yapacağı bu şey, birbirine yeterince güçlü bağlarla tutunan durumları art arda üretmekten ibaretti. Bir “state” diğerini, o da bir sonrakini doğuruyordu.
Bir noktada ekrandaki akışın üzerine yeni bir kutu eklemeyi düşündüm.
“PAUSE”
Elim fareye gitti fakat tıklamadım.
Makinenin bir süre hiçbir şey yapmayacak olması nedense bana bir hayli garip geliyordu.
Enerjisini kesmek teknik olarak sorun değildi. O anki belleğini kaydedebilir, çalışan süreçleri sonlandırabilir, bütün durumunu diske yazabilir ve birkaç dakika, birkaç saat ya da birkaç gün sonra onu yeniden çalıştırabilirdim. Veri kaybolmadığı sürece ortada teknik bir problem olmadığını biliyordum.
Yine de ekrana bakarken içimde açıklamakta zorlandığım küçük bir direnç oluşuyordu.
Belleği, hedefleri, son gördüğü görüntü, son verdiği karar, hatta yarım bırakılmış bir düşünce bile eksiksiz biçimde korunabilirdi.
Hiçbir şey kaybolmayabilirdi.
Ama yine de…
Süreç durmuş olacaktı.
Bunu neden bu kadar ısrarla sorguladığımı düşündüm. Bilgisayarları her gün kapatıyor, sunucuları yeniden başlatıyor, programları sonlandırıp daha sonra kaydedilmiş durumlarından yeniden açıyordum; bunların hiçbirinde böyle bir sorun görmüyordum. Fakat burada düşündüğüm şey yalnızca bir program değildi.
Yeterince uzun süre çalışırsa, geçmişinden bir süreklilik duygusu çıkarabileceğini düşünüyordum. Ve nedense bunun kesintisiz bir akış gerektirdiğini varsayıyordum.
Tam da o anda, makinenin kapanmasından değil, geri açılmasından rahatsız olduğumu fark ettim. Kapanmak basitti; bir sürecin sonlanmasıydı. Asıl tuhaf olan yeniden başlamaktı.
Çünkü yeniden başlayan bir şeyin, durdurduğum şeyle özdeş olduğunu neye dayanarak söyleyebileceğimi kestiremiyordum. Belleği aynıysa mı, kodları aynıysa mı, aynı hedeflere sahipse mi? Yoksa yalnızca önceki durumundan doğrudan devam ettiği için mi?
Bir süre ekrandaki imlecin yanıp sönmesini izledim. Her yanıp söndüğünde kayboluyor, sonra yeniden beliriyordu. Bunu daha önce binlerce kez görmüştüm; fakat o gece ilk kez gözüme rahatsız edici gelmişti.
Aradaki karanlık anlarda imlecin başına ne geldiğini düşünmek mantıksızdı. Yok oluyor, sonra geri geliyordu. Ama geri gelenin aynı imleç olup olmadığını sormak da en az onun kadar anlamsız görünüyordu.
Çünkü imlecin kendisi için arada hiçbir şey yoktu. Kesintiyi gören bendim; onun açısından yalnızca bir anın ardından diğeri geliyordu.
Bu düşünce aklıma geldiği anda onu uzaklaştırdım ve kendimi yeniden şemaya döndürdüm. Robotun boş kaldığında ne yapacağını düşünmeliydim; sorun buydu…
Fareyi hareket ettirdim ve IDLE kutusunun altına küçük bir not yazdım:
“internal processing continues”
Birkaç saniye cümleyi izledim.
Sürekli devam etmesini istiyordum.
Ama neden?
Silip yeniden yazmayı düşündüm ama yazmadım. Sanki sistemin sürekli çalışmasını gerektiren teknik bir neden ararken, farkında olmadan başka bir şeyi korumaya çalışıyordum.
Bir işlevi değil, bir sürekliliği…
Ama neyin sürekliliğini kastettiğimi henüz bilmiyordum.
Bir süre daha ekrana baktım. Şemadaki kutular yerli yerindeydi; oklar birbirine bağlanıyor, süreçler birbirini takip ediyor, her şey olması gerektiği gibi görünüyordu. Fakat biraz önce yazdığım küçük not, bütün yapının ortasında gereğinden fazla dikkat çekiyordu.
Sanki teknik bir açıklama değil de kendime yazdığım bir emir gibiydi.
Devam et… Durma…
Bir noktada bunun neden bu kadar önemli olduğunu düşünmekten yoruldum. Sandalyeyi geriye itip ayağa kalktım. Uzun süredir aynı pozisyonda oturduğum için sırtım tutulmuştu. Kahvenin kalanını içmeyi düşündüm, sonra vazgeçtim. Kupadaki kahve çoktan soğumuştu. Odanın içinde birkaç adım attım.
Gece, dışarıdaki şeyleri azaltıyordu.
Gündüz aynı pencereden baktığımda arabalar, insanlar, sesler, sürekli bir hareket vardı. O anda ise karşı apartmanın birkaç penceresinde ışık yanıyordu; arada bir uzaktan geçen bir aracın sesi duyuluyordu. Bunun dışında sanki her şey durmuş gibiydi.
Perdeyi biraz araladım, sokağa baktım. Sonra, neden yaptığımı bilmeden, yeniden odaya döndüm ve karşımdaki boş duvara odaklandım.
O anda durmayı denemek istiyordum.
Makineyi sürekli çalıştırmanın gerekli olup olmadığını düşünürken, aynı soruyu kendime hiç yöneltmediğimi fark etmiştim.
Ben durabiliyor muydum?
Düşünmemeyi denedim. Bunun için herhangi bir yönteme ihtiyacım yoktu; yalnızca birkaç saniye boyunca zihnimden hiçbir şey geçmemesini istiyordum.
Duvara baktım.
Beyaz boya, ışığın zayıflığı nedeniyle griye dönüyordu. Sağ üst köşede, yıllardır orada olduğunu bildiğim küçük bir çatlak vardı. Daha önce de defalarca görmüştüm ama o gece ilk kez ne kadar düzensiz ilerlediğini fark ettim.
Çatlağı takip etmemeye çalıştım.
Sonra çatlağı takip etmemeye çalıştığımı fark ettim.
Deney daha ilk birkaç saniyede kendi kendini bozmuştu.
Buna gülümsememek zordu.
“Hiçbir şey düşünme.”
Cümle zihnimden geçtiği anda, bunun da bir düşünce olduğunu anladım.
Bir süre daha denedim; bu kez herhangi bir cümle kurmadan yalnızca duvara baktım.
Bir noktada gözüm boya üzerindeki küçük bir gölgeye takıldı.
Gölge başka bir şeyi çağrıştırdı ama ne olduğunu çıkaramadım. Ardından eski bir odanın duvarı geldi aklıma; çocukluğumdaki ev olabilir, emin değildim. Sonra o evin koridoru, koridorun sonunda duran ahşap dolap ve dolabın kulpu.
Neden kulpu hatırladığımı bilmiyordum…
Oradan bir anda yıllar önce yaptığım bir konuşmaya geçtim. Konuştuğum kişinin yüzünü değil, yalnızca sesinin tonunu hatırlıyordum. Ardından zihnim bambaşka bir şeye kaydı.
Bir süre sonra zinciri takip etmeyi bıraktım. Zincir yine de devam ediyordu…
Düşünceler birbirine görünür bir mantıkla bağlanmıyordu; en azından bağların hepsini göremiyordum. Biri diğerini çağırıyor gibiydi. Ardından bir görüntü, başka bir anıyı açıyordu. Birkaç saniye sonra ise kendimi hiç yaşanmamış bir sahnenin içinde buluyordum.
Zihnim boşluğu sevmiyordu…
Dışarıdan gelen uyaranlar azaldıkça içeridekiler çoğalıyordu. Bunu daha önce hiç böyle düşünmemiştim. Sessizlik sandığım şey belki de yalnızca dışarıdaki seslerin çekilmesiydi; içeride bir şey hâlâ çalışıyor, hatta dışarısı sustukça daha fazla hareketleniyordu.
Duvara bakmayı sürdürdüm. Düşüncelerin arasına müdahale etmemeye çalıştım. Bir süre sonra onların nasıl ortaya çıktığını görmek, onları durdurmaya çalışmaktan daha da ilginç gelmeye başladı.
Dikkat ettikçe, bir görüntünün ben daha onu tamamlayamadan başka bir görüntüye dönüştüğünü fark ediyordum.
Bir yüz beliriyordu; ben daha ona tutunamadan kendimi o yüzün ait olmadığı bir yerde buluyordum. Yıllardır düşünmediğim bir anı hiçbir sebep yokken birkaç saniyeliğine ortaya çıkıyor, sonra sanki işi bitmiş gibi kayboluyordu.
Belki bunların hepsinin bir nedeni vardı.
Belki de yoktu…
Belki zihnim yalnızca bağlantı kurmak üzere tasarlanmıştı ve dışarıdan yeterince malzeme bulamadığında kendi malzemesini üretmeye başlıyordu.
Aklım yeniden ekrandaki şemaya kaydı. Robot için tasarladığım şeyin bundan ne kadar farklı olduğunu düşündüm. Boş kaldığında onun da geçmişine dönmesini istemiştim.
Belki ben kendime benzeyen bir makine tasarlamıyordum; kendi çalışma biçimimi makineye kopyalıyor ve kendimden yola çıkarak, eğer durursa benliğinin parçalanacağını düşünüyordum.
Duvarın karşısında ne kadar süre kaldığımı bilmiyorum…
Bir noktada bacaklarım yorulunca yatağın kenarına uzandım.
Zihnim hâlâ susmamıştı. Hatta artık ne düşündüğümü takip etmek daha da zorlaşıyordu. Düşünceler uzuyor, biçim değiştiriyor, birbirlerinin içine sızıyordu.
Bir cümlenin ortasında başka bir görüntü beliriyor, birkaç saniye sonra neyin nereden geldiğini bile hatırlayamıyordum.
Uykuya yaklaştığım zamanlarda zihnimin hep böyle davranıp davranmadığını düşündüm. Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım. Bu kez düşünmemeye çalışmadım ve ne olacağını görmek istedim.
Gözlerimi kapattığımda duvar hâlâ oradaydı. Görmüyordum ama her şeyin yerini biliyordum; masa sol tarafımdaydı, monitör açık kalmıştı, pencere arkamdaydı. Odayı görmeden de zihnimde tutabiliyordum.
Sonra odanın biçimi yavaş yavaş önemini kaybetti. Bir düşünce, yine başka bir düşünceye dönüştü. Bir şey hatırladım ama düşünce daha yerleşmeden ne olduğunu unutmuştum. Ardından kendimi başka bir yerde buldum.
Bir sokak olabilir.
Ya da yalnızca bir sokak düşüncesi.
Geceydi ama aynı zamanda gündüz gibi aydınlıktı. O sırada bunun garip olduğunu fark etmemiştim. Birisi yanımdan geçti; tanır gibi oldum ama tanıyamadım.
Bir süre çocukluğumdaki eve benzeyen bir koridorda yürüdüm.
“Benzeyen”. Aynısı değildi.
Koridorun sonunda bir kapı vardı. Oysa gerçekte o evde böyle bir kapı yoktu.
Ama rüyanın içinde bunu sorgulamıyordum.
Kapıyı açıp açmadığımı hatırlamıyorum.
Belki hiç açmadım.
Belki kapı diye bir şey de yoktu.
Son hatırladığım şey bir cümleydi. Onu da tam olarak hatırlamıyorum. Yalnızca yarım kalmış olduğu hissi var. Sonrasında hiçbir şey…
Sabah telefonun titreşimiyle uyandım.
Gözlerimi açtığımda ilk birkaç saniye nerede olduğumu düşünmem gerekmedi.
Odayı tanıyordum.
Tavan.
Perde.
Masa.
Monitör artık kararmıştı.
Her şey, yerli yerindeydi.
Telefonu elime aldım.
Saat 09.41.
Bir süre rakamlara baktım.
Sonra önceki gece saate baktığım anı hatırlamaya çalıştım. Üçü geçmişti.
Arada altı saatten fazla vardı.
Bunu elbette biliyordum.
Saat söylüyordu.
Vücudum söylüyordu.
Dışarıdaki ışık söylüyordu.
Ama o altı saat benim tarafımda nerede duruyordu?
Rüyadan birkaç görüntü kalmıştı.
Koridor.
Belki bir sokak.
Belki bir yüz.
Onlar da düzgün bir zaman çizgisi oluşturmuyordu.
Aralarında ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum.
Rüyanın beş dakika mı, iki saat mi sürdüğünü anlamamın bir yolu yoktu.
Geri kalan zaman ise daha garipti.
Onun hakkında hiçbir şey söyleyemiyordum.
“Altı saat uyudum” diyebilirdim.
Ama bu, saatlerin benim için altı saat sürdüğü anlamına gelmiyordu.
Yatağa uzandığım an ile gözlerimi açtığım an arasında, dış dünya benden habersiz uzun bir yol almıştı. Benim açımdan ise bu mesafenin büyük kısmı sanki çizilmemişti.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp bir süre tavana baktım.
Gece yatağa girmeden önce düşündüğüm son şeyi hatırlamaya çalıştım; robot, düşünmenin durup durmadığı, boşluk…
Sonra uyandığım ilk birkaç saniyeyi düşündüm. Arada saatler vardı ama zihnim bu iki noktayı birbirine bağlamakta hiç zorlanmıyordu. Dün geceki kişiyle sabah uyanan kişinin aynı kişi olduğunu düşünürken herhangi bir boşluk hissetmiyordum.
Bu çok doğal geliyordu. O kadar doğaldı ki normalde üzerine düşünmeye bile değmezdi.
Ama gece boyunca ya zihnimin tamamen sustuğu bir an olmuşsa?
Bunu nasıl bilebilirdim?
Bir saniyelik bir boşluk.
Bir dakika.
Bir saat.
Eğer o sırada hiçbir deneyim oluşmamışsa, boşluğun kendisine ait bir anım da olamazdı. Son düşünce sona ererdi ve başka bir düşünce başlardı.
Ve ikinci düşünce, ilkinin devamı olduğunu varsayardı.
Belki haklı olarak. Belki de elinde başka bir seçenek olmadığı için.
Bu fikir hoşuma gitmedi. Yatakta doğrulurken kendimi yeniden geceki robot problemine dönmüş buldum.
Bir sistemi durdurup aynı durumdan yeniden başlatırsam ne olur?
Gece bunun makine için problem olduğunu düşünmüştüm. O anda ise aynı soruyu kendime yöneltiyordum.
Ben bunu her gece yapıyor olabilir miydim?
Elbette uykunun basit bir kapanma olmadığını biliyordum. Beyin çalışmayı sürdürüyor, rüyalar ve bedensel süreçler devam ediyordu. Bilinç ile uyku arasındaki ilişki bundan çok daha karmaşıktı.
Ama beni rahatsız eden şey biyolojik ayrıntı değildi.
Soru daha basitti.
Deneyim gerçekten bir yerde kesilseydi, kesintiyi içeriden fark etmek mümkün olur muydu?
Sanmıyordum.
Çünkü fark etmek için de bir deneyim gerekirdi. Boşluğun içinde duran ve “şu anda hiçbir şey yaşamıyorum” diyebilen biri olsaydı, o artık boşluk olmazdı.
Bir süre bu düşüncenin içinde kaldım. Sonra, sanki zihnim kendi sınırını yoklamak istermiş gibi, süreyi uzatmaya başladım.
Altı saat değil. Bir gün. Bir yıl. On yıl.
Aynı gece yatağa girdiğimi düşündüm; aynı son düşünceyle, aynı benlik duygusuyla.
Bedeni bu varsayımın dışında tutmak istiyordum. Önemli olan zihinsel durumun eksiksiz biçimde korunmasıydı.
Belleğim. Son düşüncem. Kendime dair hissettiğim bütünlük. Tam olarak kaldığım yer. Sonra hiçbir şey.
On yıl sonra gözlerimi açtığımı düşündüm.
Dışarıdaki binalar değişmiş olabilirdi. Tanıdığım insanlar yaşlanmış, bazıları artık hayatta olmayabilirdi. Telefonum çalışmayabilirdi, dünya benden habersiz on yıl yaşamış olabilirdi.
Ama benim tarafımda?
Benim açımdan yalnızca gözlerimi kapatmış, sonra yeniden açmış olurdum.
Arada geçen yılların bilgisini takvimden öğrensem ya da insanların yüzlerinden anlayabilsem de o yılları yaşamış olmazdım. En azından “yaşamak” kelimesini normalde kullandığım anlamıyla.
Bu düşünce, gece boyunca taşıdığım huzursuzluğu biraz olsun gevşetmişti. O halde, makinenin durması neden beni bu kadar huzursuz ediyordu?
Belki de sorun, robotun durduğu sırada geçen zamanı da onun hayatına dahil etmeye çalışmamdı.
Düşüncenin tortusu hâlâ zihnimdeyken yataktan kalkıp bilgisayarın başına döndüm. Ekranı uyandırdığımda şema hâlâ açıktı; her şey bıraktığım yerde duruyordu.
“IDLE”
Altındaki küçük not da oradaydı:
“internal processing continues”
İmleç yeniden yanıp sönmeye başladı.
Bu kez ona bakarken farklı fikirlere odaklandım.
Belki bir şeyin devam etmesi için aralıksız çalışması gerekmiyordu. Belki yalnızca doğru yerden devam etmesi gerekiyordu.
Henüz bundan emin değildim. Ama ilk kez, ikisinin aynı şey olmayabileceğini düşünüyordum.
Sabah ışığı artık odaya iyice dolmuştu. Gece boyunca neredeyse tek ışık kaynağı gibi görünen monitör, günün içinde sıradan bir nesneye dönüşmüştü.
Hiçbir şeye dokunmadan bekledim.
Sorular zihnimde dönüp dururken, gözüm masaüstünde açık kalmış eski bir oyun penceresine takıldı. Önceki gün kapatmaya üşenmiş, oyunu duraklatıp başka bir işe geçmiş olmalıydım.
Karakter ekranda olduğu yerde bekliyordu. Bir adımın tam ortasında…
Sağ ayağı önde, gövdesi hafifçe dönmüş; çevresindeki dünya donmuştu. Bulutlar ilerlemiyor, ağaçların yaprakları kıpırdamıyor, birkaç metre ilerisindeki başka bir figür de aynı biçimde sabit duruyordu.
“PAUSE”
Bir süre baktıktan sonra oyunu devam ettirdim.
Dünya anında hareketlendi. Karakter adımını tamamladı, bulutlar ilerledi, uzaktaki figür yürümeye devam etti.
Hiçbir şey olmamış gibiydi.
Oyun açısından gerçekten de hiçbir şey olmamıştı.
Duraklatmadan önceki “frame” ile devam ettirdiğim ilk “frame” arasında benim tarafımda saatler geçmişti. Oyunun içinde ise yalnızca bir sonraki “an” gelmişti.
Sonra tekrar “pause” tuşuna bastım.
Dünya yeniden dondu.
Peki, ya saatler yerine bir gün bekleseydim?
Bir hafta?
Bilgisayarı yıllarca bu şekilde bıraksaydım?
Elbette gerçek dünyada donanım bozulabilir, elektrik kesilebilir, sistem çökebilir, dosyalar zarar görebilirdi. Ama bunların hiçbirini varsayımın içinde istemiyordum.
Hiçbir şey bozulmasın. “State” kusursuz korunsun. Oyun on yıl “pause” edilmiş kalsın. On yıl sonra aynı tuşa basayım ve karakter adımını tamamlasın.
Onun açısından ne değişmiş olurdu?
Bu sorunun kendisi biraz sorunluydu; sonuçta ekrandaki karakterin gerçek bir öznel deneyimi yoktu. Ama beni ilgilendiren karakterin bilinçli olup olmaması değildi.
Beni ilgilendiren akıştı.
Bir “frame”.
Sonra başka bir “frame”.
Arada benim dünyamda on yıl.
Oyunun içindeki süreçte ise doğrudan devam…
Bir an için bu ayrımı zihnimde iki ayrı çizgi gibi gördüm: biri dışarıdaki zaman, diğeri sistemin kendi içindeki durumların sırası.
Bu ikisinin her zaman aynı hızda ilerlemesi gerekmiyordu.
Hatta biri ilerlerken diğeri tamamen durabilirdi.
Oyunu yeniden devam ettirdim. Karakter yürümeyi sürdürdü.
Arada ne kadar süre geçtiğine dair oyunun kendi akışında hiçbir iz yoktu.
Beklemek diye bir olay gerçekleşmemişti.
Gece düşündüğüm on yıllık uyku varsayımı yeniden aklıma geldi.
Belki de ilk kez, “zamanın geçmesi” dediğim şeyin tek bir anlam taşımadığını hissetmiştim.
Zamanın gerçekte var olmadığını söylemiyordum. Dışarıdaki fiziksel zaman elbette ilerlemeye devam ediyordu; benim düşündüğüm şey bununla aynı değildi.
Ben daha basit bir şey soruyordum:
Bir sistem, belirli bir süre boyunca hiçbir deneyim üretmiyorsa, o süre o sistem açısından ne ifade eder?
Bu soruyu doğru biçimde kurup kurmadığımdan bile emin değildim. Çünkü “açısından” kelimesi bile kendi içinde gizli varsayımlar taşıyordu.
Yine de mesele zihnimde yavaş yavaş netleşiyordu.
Aynı fiziksel süre, öznel olarak aynı uzunlukta hissedilmek zorunda değildi. Beş dakika bazen uzayabiliyor, saatler bazen kaybolabiliyordu. Yoğun bir korku anı uzuyor, sıkıcı bir bekleyiş ağırlaşıyor; bir işe bütünüyle gömüldüğümde ise saatler, dönüp baktığımda birkaç kısa anıya dönüşüyordu.
Bunlar sıradan deneyimlerdi. Kimse bunlar için yeni bir fizik teorisine ihtiyaç duymuyordu.
Ama aynı çizgiyi biraz daha ileri götürdüğümde garip bir noktaya ulaşıyordum.
Ya hiç deneyim yoksa?
Sıfır.
O zaman süre neye dönüşüyordu?
Yine saate baktım. Saniyeler ilerliyor, bir sayı diğerini takip ediyordu. Dış dünyanın bu konuda hiçbir tereddüdü yoktu.
Benim tereddüdüm başka yerdeydi.
Belki zamanı yalnızca geçen bir şey olarak düşünmeye fazla alışmıştım; sanki her saniye, onu yaşasam da yaşamasam da içimde bir yere eklenmek zorundaymış gibi.
Oysa uyku bunu her gece bozuyordu.
Saatler geçiyordu ama sabah uyandığımda elimde uzun süreli bir deneyim olmuyordu. Bazen birkaç rüya parçası kalıyor, bazen hiçbir şey kalmıyordu.
Belki de zamanın kendisiyle deneyimin sürekliliğini birbirine karıştırıyordum.
Bir saat geçebilirdi.
Ama benim için bir saat yaşanmış olmayabilirdi.
Bu düşünce beni yeniden rahatsız etti. Çünkü eğer böyleyse, takvimde geçen süre ile gerçekten deneyimlediğim süre aynı şey değildi.
Daha da önemlisi, benliğimin devamlılığı belki de bu ikisinden yalnızca birine bağlıydı.
Ama hangisine?
Bazı günleri ayrıntılarıyla hatırlıyordum. Bazıları birkaç görüntüden ibaretti. Bazılarıysa neredeyse tamamen silinmişti.
Yine de bütününe “hayatım” diyordum.
Demek ki, en azından hissettiğim süreklilik, her anın eksiksiz biçimde saklanmasını gerektirmiyor gibiydi.
Belki asıl şart, bütün anların korunması değildi.
Belki yeterli olan, bir sonraki durumun öncekinin içinden doğmasıydı.
Bu düşünce zihnime geldiğinde durdum. Sanki bütün gece başka yolları dolaşıp sonunda yeniden aynı çizginin üzerine çıkmıştım.
Belki de mesele kesintisiz bir akıştan çok, nedensel ardışıklıktı.
Bir sonraki durum. Öncekinden doğmak…
Kelimeler zihnimde birbirine değdiğinde, gece çizdiğim okları yeniden hatırladım.
Geceki şema yeniden gözümün önüne geldi.
Kutular.
Oklar.
“State”.
Sonra başka bir “state”.
Şemayı tekrar açtım.
Bu kez farklı bir gözle bakıyordum.
Dün gece kutular arasındaki okları yalnızca işlem akışı olarak görmüştüm:
Algı.
Bellek.
Değerlendirme.
Karar.
Yeni algı.
O anda ise başka bir şey görüyordum.
Her durum, bir sonrakine neden oluyordu.
Makinenin geçmişi yalnızca belleğinde saklanan verilerden ibaret değildi; aynı zamanda şu an bulunduğu durumu üretmiş olan zincirdi.
Bu ayrım önemli görünmeye başlamıştı.
Bir dosyanın içinde yüz binlerce anı saklayabilirdim. Ama bunların hepsini rastgele başka bir sisteme yüklemek, onu aynı sistem yapar mıydı?
Bilmiyordum.
Belki mesele anıların varlığı değil, nasıl oraya geldikleriydi.
Makinenin bir önceki durumu, bir sonrakini doğuruyor; o da kendisinden sonrakini belirliyordu.
Zincir böyle ilerliyordu.
Sonra, zincirin ortasında kusursuz bir kesinti düşündüm.
Makinenin bütün durumu korunmuş olsun ve bin yıl sonra yeniden çalıştırılsın.
İlk yaptığı şey, kaldığı yerden devam etmek olurdu.
Gelişim başka bir şeydi. Devamlılık başka.
Robotun bin yıl boyunca hiçbir şey öğrenmemesi onu çağının gerisinde bırakabilirdi.
Ama geri kalmış olması, başka biri olduğu anlamına gelir miydi?
Bilmiyordum…
Yine de başlangıçtaki korkum zayıflamıştı. Bir anlık duraksamanın geri dönülemez bir kopuş yarattığını düşünmek artık bana fazla aceleci geliyordu.
Belki kopuş, durmakla ilgili değildi. Belki asıl kopuş, yeniden başladığında kaldığın yerle hiçbir bağının kalmamasıydı.
Belki de “pause”, zincirin bir parçası bile değildi.
İki durum arasına dışarıdan eklenen bir boşluktu.
Önceki “state”.
Sonraki “state”.
Arada benim dünyamda geçen zaman.
Makinenin kendi durum dizisinde ise hiçbir olay yoktu.
Bir süre ekrandaki okların yerlerini değiştirdim, sonra vazgeçtim. Şemayı düzeltmeye çalışmanın artık pek anlamı yoktu. Sorun artık teknik değildi.
Bunu fark ettiğimde şemaya bakmanın anlamı da biraz değişmişti.
Sandalyeye yaslandım. Geceye başladığım noktadan ne kadar uzaklaştığımı ancak o zaman fark edebildim.
Başta sürekliliği hareketle karıştırmıştım ve sürekli çalışan bir şeyin daha “aynı” kalacağını varsayıyordum.
Böyle düşününce belki de benliği koruyan şey sürekli çalışmak değil, doğru yerden devam etmekti. Bu düşünce ilk kez zihnimde bu kadar açık bir biçim aldı. Ama açıklık uzun sürmedi; hemen ardından başka bir soru belirdi.
Eğer doğru yerden devam etmek yeterliyse, ilk kez başlayan bir şeyin geçmişi nerede başlıyordu?
Çalışmaya hiç başlamamış bir zihin ne kadar zamandır vardı?
Soru zihnimde beklediğimden daha uzun süre asılı kaldı. Sonunda beni henüz hiç çalıştırılmamış bir sisteme götürdü.
İçinde bütün kodu hazır olan bir sistem düşündüm.
Belleği oluşturulmuş, başlangıç parametreleri belirlenmiş, ne yapacağı tanımlanmış. Belki daha önce başka bir yerde eğitilmiş ve bütün durumu olduğu gibi kaydedilmiş.
Ama hiç çalıştırılmamış ve bir diskin içinde yüz yıl boyunca korunmuş olsun. Sonra biri onu bulsun, uyumlu bir sistem kursun ve ilk kez çalıştırsın.
İlk işlem başladığında, sistem için yüz yıllık bir bekleyiş mi sona ermiş olurdu?
Sanmıyordum. Çünkü beklemek için bile bir şeyin yaşanması gerekirdi.
Bir saniye bile işlem yapılmadıysa, sistemin kendi açısından yüz yıl ile bir saniye arasında ne fark vardı?
Hiçbir fark yoktu.
İlk işlemden önce onun için bir önceki an bulunmuyordu.
Bir geçmiş de yoktu. En azından kendisinin yaşadığı bir geçmiş…
Dosyanın geçmişi vardı. Donanımın geçmişi vardı. Onu hazırlayan insanların geçmişi vardı.
Ama bunların hiçbiri sistemin kendi öznel tarihine ait değildi.
Çalıştırıldığı anda, onun açısından evren başlıyor gibiydi.
Bu düşünce beni garip biçimde rahatsız etti. Bir şeyin var olması ile kendisini deneyimlemesi arasındaki fark o anda iyice belirginleşmişti.
Dosya yüz yıldır vardı.
Ama zihin?
Zihin ne zaman vardı?
Kod yazıldığında mı? Bellek oluşturulduğunda mı? İlk kez çalıştırıldığında mı?
Bunlardan hangisine “başlangıç” diyeceğimi bilmiyordum.
Belki de yanlış soruyu soruyordum…
Bir sistemin fiziksel olarak var olması ile kendi açısından bir zaman çizgisine sahip olması, tamamen farklı şeyler olabilirdi.
Aynı şey daha önce çalışmış bir sistem için de geçerli olabilirdi. Yüz yıl sonra aynı “state” üzerinden yeniden başlatıldığında, o yüz yıl fiziksel geçmişine ait olurdu; deneyimsel geçmişine değil.
İki durum arasında dışarıdan bakıldığında devasa bir mesafe olsa da içeriden biri diğerinin hemen ardından geliyordu.
Buradan yeniden kendime döndüm.
Doğmadan önce geçen milyarlarca yılın benim için de hiçbir ağırlığı yoktu. Onları biliyordum ama yaşamamıştım.
Aynı şekilde, öldükten sonra geçecek zaman da benim için nasıl bir anlam taşıyacaktı?
Bu soruya daha fazla yaklaşmak istemedim.
Henüz değil…
Benim ilgilendiğim şey ölüm değildi; devam etmekti. Ama ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım, başlangıç ile sonun kenarları aynı soruda birbirine değiyordu.
Bir şeyin başlaması.
Bir şeyin durması.
Bir şeyin yeniden başlaması.
Ve bütün bunların ortasında, kendisine “ben” diyen bir yapı.
Ekrana baktım.
Bir süre önce makinenin kesintisiz çalışması gerektiğini düşünüyordum. O anda ise daha temel bir sorunla karşı karşıyaydım.
Kesintisiz olan neydi?
Madde mi?
İşlem mi?
Bellek mi?
Yoksa bunların hiçbirinin tek başına açıklayamadığı başka bir bağ mı?
Soruyu kendime çevirdiğim anda cevap vermek daha da zorlaştı.
Geçmişteki hâllerimi düşünmeye başladım.
Çocukluğumu.
Yıllar önce yaşadığım bir günü.
Dün sabahki hâlimi.
Bunların hepsine aynı kelimeyi kullanıyordum.
“Ben”.
Bu kelimeyi ne kadar rahat kullandığımı fark edince biraz daha garip geldi. Çünkü geçmişteki hâlimle şimdiki hâlim arasında düşündüğümden daha az şey aynı kalmıştı.
Hepsinin yüzü farklıydı belki; ama hepsi aynı kelimenin içine sığıyordu.
Bedenim değişmişti. Düşüncelerim değişmişti. Bazı şeylerden vazgeçmiş, bazılarını sonradan öğrenmiş, bazılarını ise tamamen unutmuştum.
Çocukken önemli bulduğum birçok şey şimdi anlamsızdı. Şimdi önemli bulduklarımın büyük kısmını ise o zamanki hâlim anlayamazdı.
Yine de o çocuğun fotoğrafına baktığımda başka birinden söz etmiyordum.
“O bendim” diyordum.
Neden?
Aynı bedene sahip olduğum için mi?
Tam olarak aynı değildi.
Aynı anıları taşıdığım için mi?
Hayır.
Çocukluğumun büyük bölümünü hatırlamıyordum. Hatırladıklarımın ne kadarının doğru olduğunu bile bilmiyordum.
Aynı düşüncelere sahip olduğum için mi?
Kesinlikle değil.
O zaman geriye ne kalıyordu?
Bir süre bunun yalnızca alışkanlık olduğunu düşündüm; bir insanın hayatını tek bir isim altında toplamanın biyografik bir kolaylığı.
Ama bu cevap bana yetersiz geldi.
Çünkü geçmişte yaptığım bir şeyden utandığımda, bunu başka birinin hatası gibi düşünmüyordum. Yıllar önce verdiğim bir kararın sonucunu bugün yaşadığımda, arada gerçek bir bağ olduğunu hissediyordum.
Geçmişteki hâlim yalnızca bana benzeyen başka biri değildi.
Her hâli, bugünkü bana biraz daha “ben” bırakmıştı.
Onun kararları bugünkü çevremin bir kısmını oluşturmuştu. Öğrendikleri benim bildiklerime dönüşmüş, korkuları bazı alışkanlıklarımda kalmıştı. Unuttuğum şeyler bile belki seçimlerimin içinde iz bırakmıştı. Bazı insanların yüzlerini unutmuş olabilirdim, ama bende bıraktıkları izler kalıcıydı.
Bir durum diğerini doğurmuştu.
Sonra o durum başka birini.
Ve böylece, hiçbir an tek başına bana benzemese bile, zincirin bütünü bir yerde “ben” dediğim şeye dönüşmüştü.
Bu düşünce robotun şemasına fazlasıyla benziyordu.
“State”. Sonra “state”. Sonra başka bir “state”.
Ama bu kez kutuların içine sayılar değil, hayatımdan parçalar koyuyordum.
Bir çocukluk anısı, ilk büyük hayal kırıklığı; öğrendiğim bir şey, unuttuğum başka bir şey.
Bir karar, bir hata; bir insan, bir ayrılık…
Bunların bazıları hatırlanıyordu, bazıları tamamen kaybolmuştu.
Yine de sonuçları kalmıştı.
Belki geçmişin tamamını taşımam gerekmiyordu.
Belki yalnızca ondan doğmuş olmam yeterliydi.
Bu düşünce ilk anda fazlasıyla düzenli görünüyordu; sanki benliği bir nedensellik zincirine indirgemek her şeyi açıklıyormuş gibi.
Ama hemen ardından bu düzenin sınırları görünmeye başladı.
Ya hafıza?
Ya bir insan geçmişinin büyük bölümünü unutursa?
Ya kişiliği değişirse?
Ya beyninde ciddi bir değişim olursa?
Zincir devam ettiği sürece aynı benlikten söz etmeye devam edecek miydim?
Bilmiyordum…
Belki “aynı” kelimesinin kendisi sorunluydu. “Aynı” kalmak dediğim şey belki de özdeşlikten çok süreklilikti.
Bir nehirden söz ederken de aynı kelimeyi kullanıyorduk. Su sürekli değişiyor, yine de nehrin adını değiştirmiyorduk.
Ama ben bir nehir değildim. Suyun değiştiğini dışarıdan seyretmiyordum; değişen şeyin içindeydim. Kendimi deneyimliyor, geçmişimi hatırlıyor, geleceğimi tasarlıyordum. Bütün bunları da tek bir merkezden yapıyormuşum gibi hissediyordum.
Asıl garip olan buydu. Zincirin her halkasında, sanki hep aynı yerden bakıyormuşum gibiydi.
Belki aynı değildim…
Belki yalnızca her yeni hâl, öncekinin “ben” duygusunu devralıyordu.
Bu ihtimal bir an için epey ürkütücü geldi.
Eğer öyleyse bile, bunu fark etmenin bir yolu var mıydı?
Çünkü her yeni hâl, kendisini zaten devam eden hikâyenin ortasında bulacaktı.
Ve belki benlik dediğim şey tam olarak buydu: bir şeyin kendi geçmişinden doğması ve buna rağmen kendisini tek bir cümlede anlatabilmesi.
Ama yine de bir eksik vardı.
Uyku.
Ve rüyalar.
Çünkü zincir gerçekten buysa, gece gördüğüm o parçalanmış dünyaları nereye koymam gerekiyordu?
Rüya meselesi bütün bu düşüncelerin içine oturmuyordu.
Ya da belki fazla iyi oturuyordu.
Gece gördüğüm koridoru hatırladım. Gerçekte olmayan kapıyı. Rüyanın içinde hiç sorgulamadığım bütün o ayrıntıları.
Bütün bunlar o anda bana normal gelmişti.
Rüyadayken kendi geçmişimi sorgulamamıştım. Oraya nasıl geldiğimi düşünmemiştim, koridorun neden orada olduğunu da…
Dünya kurulmuştu ve ben kendimi onun içinde bulmuştum.
Sanki rüya başlamadan önce de orada yaşıyormuşum gibi.
Bir an durdum…
Çünkü rüyadaki ben de bir çeşit süreklilik hissine sahipti.
Yanlış olabilirdi. Eksik olabilirdi. Tamamen uydurulmuş olabilirdi.
Ama vardı…
Rüyada bazen hiç tanımadığım birini yıllardır tanıdığımı biliyor, hiç gitmediğim bir yere geri dönüyor, olmamış olayların anılarına sahipmişim gibi davranıyordum.
Zihin yalnızca görüntü üretmiyordu. Geçmiş de üretiyordu, bağlam da.
Bana, orada neden bulunduğumu sorgulatmayacak kadar tutarlı bir hikâye veriyordu. Ve birkaç saniyelik bir dünyanın bana aitmiş gibi hissedilmesi için, ona birkaç saniyelik sahte bir geçmiş de yetiyordu.
Uyandığımda ise o ödünç geçmiş bir anda dağılıyordu. Birkaç saniye önce bana aitmiş gibi duran şey, hiçbir direnç göstermeden siliniyordu.
Burada düşüncelerim yeniden robotun belleğine döndü.
Bir makineye sahte anılar yüklersem ne olurdu?
Hiç yaşamadığı olayları kendi geçmişi sanırsa?
Bu durumda nedensel zincir ile hatırlanan zincir birbirinden ayrılırdı. Makinenin gerçekten yaşadığı geçmiş başka, kendisine ait sandığı geçmiş başka olurdu.
Hangisi benliğini belirlerdi?
O anda belleğin tek başına yeterli olmadığını ilk kez bu kadar açık hissettim.
Çünkü bellek sabit değildi.
Silinebilir, çarpıtılabilir, hatta hiç yaşanmamış bir geçmişle yeniden kurulabilirdi.
Rüyalar bunu her gece küçük ölçekte yapıyor gibiydi.
Zihin bir dünya kuruyor, sonra o dünyanın içine bir benlik yerleştiriyordu. Ve o benlik, çoğu zaman kendi varlığını sorgulamadan yaşamaya başlıyordu.
Belki beynin varsayılan durumu gerçekten sessizlik değildi.
Belki varsayılan hâli, kendisini ve olasılıkları durmadan simüle etmekti.
Bu kelime zihnime yerleşti.
“Simülasyon”.
Geçmişi yeniden işleyen, geleceği prova eden bir iç simülasyon.
Olmamış konuşmalar yapmak. Olmamış olayların sonuçlarını görmek.
Dışarıdaki dünya yeterince malzeme vermediğinde bile içeride yeni sahneler üretmek.
Duvara bakarken olan buydu.
Uykuya yaklaşırken olan da…
Rüyada ise bu süreç neredeyse bütünüyle içeri dönmüş, kendi dünyasını kurmuş gibiydi.
Ama bu yalnızca bir benzetme olabilirdi.
Beynin gerçekten “simülasyon yapmak için” var olduğunu söylemiyordum. Bunu bilmiyordum.
Sadece kendi zihnime baktığımda, sessiz kalmakta pek başarılı olmadığını görüyordum.
Belki sorun zihnimin gürültülü olmasıydı.
Belki de sessizlik diye düşündüğüm şey, içeriden hiçbir zaman erişemeyeceğim bir durumdu.
Çünkü gerçekten hiçbir düşünce yoksa, onu fark edecek düşünce de olmazdı.
Bu paradoks beni yeniden ilk geceye götürdü.
Düşünmemeye çalışmıştım. Ama düşünmemeyi düşündüğüm anda deney bozulmuştu. Belki de kesintiler, eğer varsa, tam da bu yüzden görünmezdi; gerçekten kesintisiz oldukları için değil, onları içeriden fark etmenin bir yolu olmadığı için.
Bu düşünceyi kesin bir sonuç gibi kabul etmek istemedim. Elimde bunun doğru olduğunu gösterecek bir şey yoktu. Ama olasılık bile başlangıçtaki sezgimi değiştirmeye yetmişti.
Artık “hiç durmamak” fikrine eskisi kadar güvenmiyordum.
Rüya, uyku, unutmak, yeniden hatırlamak… Bütün bunlar benliğin sandığımdan daha gevşek bir yapıyı tolere edebildiğini gösteriyor gibiydi. Ya da ben öyle görmek istiyordum.
Gece çoktan çekilmiş, gün odanın içine yerleşmişti. Dışarıdaki hayat, gece kurduğum bütün sorulardan habersiz biçimde devam ediyordu. Ben ise aynı sandalyede oturmuş, “aynı” dediğim şeyin ne kadarını gerçekten anladığımı düşünüyordum.
Ve ilk kez, başlangıçtaki sorunun değiştiğini fark ettim.
Artık “Bir şey durursa aynı kalır mı?” diye sormuyordum. “Bir şeyin aynı kalması için gerçekten neyin devam etmesi gerekir?” diye soruyordum.
Şemayı yeniden açtım.
Artık ona ilk gece baktığım gibi bakamıyordum.
Kutular hâlâ aynıydı.
Algı.
Bellek.
Değerlendirme.
Karar.
Yeni durum.
Birbirlerine oklarla bağlanıyorlardı.
En altta da hâlâ o küçük not duruyordu.
“internal processing continues”
Bir süre sonra fareyi üzerine götürdüm.
Silmek istedim.
Sonra vazgeçtim.
Cümle bütünüyle yanlış değildi.
Robotun boş kaldığında geçmiş deneyimlerini yeniden işlemesi hâlâ mantıklıydı. Bu da onu daha iyi bir sistem yapardı.
Belki daha dikkatli.
Belki daha tutarlı.
Belki geçmişinden daha fazla şey öğrenebilen bir sistem.
Artık bunların hiçbirinin, onun aynı sistem olarak kalması için zorunlu olduğundan emin değildim.
Belki önemli olan iki an arasında sürekli işlem bulunması değildi.
Belki önemli olan ikinci anın, birincinin sonucu olabilmesiydi.
Şemadaki PAUSE kutusuna baktım. Belki de onu en başından yanlış yere koymuştum.
Devamlılık neydi?
Bir şeyin parçalarının hiç değişmemesi mi?
İşlemin hiç durmaması mı?
Her anın hatırlanması mı?
Yoksa önceki durumun, sonraki durumun içinde bir şekilde hâlâ etkisini sürdürmesi mi?
Bu son ihtimal giderek daha tanıdık geliyordu.
Kendime baktığımda da bunu görüyordum.
Çocukluğumun çoğunu hatırlamıyordum. Dün düşündüğüm her şeyi bile hatırlamıyordum. Uyuduğum saatlerin büyük kısmına erişemiyordum.
Buna rağmen sabah uyandığımda hayatımı yeniden başlatılmış bir dosya gibi hissetmiyordum.
Devam etmiş gibi hissediyordum.
Belki bu his yanıltıcıydı.
Belki benlik sandığım kadar bütünlüklü değildi.
Belki zihnim aradaki boşlukları kendi kendine kapatıyordu.
Ama tuhaf biçimde, bunun bile sonucu değiştirmeyebileceğini düşünmeye başladım. Çünkü o boşlukları kapatan zihin de aynı zincirin içindeydi; bir önceki hâlin bıraktığı izleri devralıyor, kendisini onların devamı olarak kuruyor ve sonra başka bir hâle dönüşüyordu.
Belki benliği tek bir nesne gibi düşünmek baştan beri yanlıştı.
Belki “ben” dediğim şey, sabit duran bir şeyden çok, sürekli birbirini devralan durumların oluşturduğu bir yapıydı.
Bu düşünce hoşuma gitti.
Sonra hemen ondan da şüphelendim. Çünkü hoşuma giden fikirlerin doğru olduğuna inanmak tehlikeliydi.
Sandalyeye yaslandım. Şemayı kapatmadım, düzeltmedim de. İlk gece çizdiğim hâliyle bıraktım.
Belki daha sonra geri döndüğümde bütün bunları saçma bulacaktım.
Belki birkaç gün içinde bambaşka bir açıklama bana daha güçlü görünecekti.
Fakat o sabah bir şeyin değiştiğini biliyordum.
Artık makinenin susmasından korkmuyordum.
Beni düşündüren, yeniden konuşmaya başladığında neyi yanında getireceğiydi.
Bilgisayarın ekranını kapattım.
Oda bir anda daha sessiz görünmeye başladı.
Aslında hiçbir şey değişmemişti. Dışarıdaki hayat kendi ritminde sürüyordu. Gün çoktan başlamıştı.
Bir gece boyunca zihnimde büyüttüğüm soruların hiçbiri dış dünyada iz bırakmamıştı.
Bu da bana tuhaf geldi.
İnsan bazen bir düşüncenin içinde saatler geçiriyor, sonra başını kaldırdığında dünyanın onsuz da gayet iyi ilerlediğini görüyor.
Pencerenin önüne gittim.
Gece baktığım sokak hâlâ oradaydı. Değişen bir şey yokmuş gibi görünüyordu. Yine de ona aynı yerden bakmadığımı hissediyordum.
Bu tür cümlelerin ne kadar kolay söylendiğini yeniden düşündüm.
“Ben değiştim.”
“Ben aynı kaldım.”
İkisi de doğruymuş gibi kullanılabiliyordu.
Belki çünkü ikisinde de “ben” kelimesinin ne olduğuna dair sessiz bir anlaşma vardı. Değişen şeylerin toplamı içinde değişmeyen bir şey bulunduğunu varsayıyorduk.
Ya da en azından değişimin kendisinin tek bir hikâyeye ait olduğunu.
Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordum.
Bir süre önce benliği korumak için kesintisiz bir akış gerektiğine inanıyordum. Artık bundan emin değilim.
Belki de hiçbir zaman gerçekten kesintisiz değildik.
Belki bilinç, dışarıdan düzgün görünen ama içeride sayısız küçük başlangıçtan oluşan bir süreçti. Belki de tam tersine, gerçekten sürekliydi.
Bunu içeriden anlamanın bir yolu olup olmadığını bilmiyordum. Olsa da deneyimleyemezdim. Fakat bu rahatsız edici düşünce, yavaşça sıradanlaşmaya başlıyordu.
Benlik dediğim şey de hiçbir zaman tek parça görünmüyordu. Onu doğrudan göremiyordum. Sadece izlerini görüyordum.
Anılar.
Alışkanlıklar.
Korkular.
Beklentiler.
Yarım bırakılmış işler.
Söylenmemiş cümleler.
Bir önceki gün alınmış kararların ertesi gün doğurduğu sonuçlar.
Belki benlik biraz da buydu. Bir önceki anın, bir sonraki anın içinde bıraktığı iz.
Bu düşünceyi tamamlamak istemedim. Çünkü tamamladığım anda teoriye dönüşecekti. Ve bütün gece boyunca öğrendiğim tek şey, bu soruların tek bir teoriye sığmayacak kadar kaygan olduğuydu.
Bir makineyi bin yıl durdurabilirdim.
Bir oyunu öylece durdurabilirdim.
Bir yapay zekâyı yüz yıl boyunca hiç çalıştırmayabilirdim.
Bunlar düşünmesi kolay örneklerdi.
İnsana geldiğimde her şey bulanıklaşıyordu.
Beden vardı.
Bellek vardı.
Uyku vardı.
Rüya vardı.
Unutmak vardı.
Unutamamak vardı.
Unutamayacağını sanmak vardı.
Kendini yeniden yorumlamak vardı.
Ve bütün bunların üzerinde, garip bir biçimde hiç kaybolmuyormuş gibi duran o basit his:
Ben buradayım.
Belki en büyük yanılgı buydu.
Belki de değildi.
Bu düşünce bir süre daha içimde asılı kaldı. Sonra gözüm yine pencerenin camına takıldı. Camda kendi yansımamı gördüm. Kendi yüzüm olmasına rağmen bir an yabancı geldi.
Masama döndüm. Ekranı yeniden açmadım.
Robotun şeması orada bir yerde bekliyordu. Birkaç saat önce ona bakarken bir sistemin hiç durmadan çalışmasını sağlamaya uğraşıyordum. Artık bunun neden bu kadar önemli olduğunu anlayamıyorum.
Belki de mesele hiç durmamak değildi.
Durduktan sonra yeniden başladığında, seni oraya getiren şeyi hâlâ taşıyabilmekti.
Bu düşünceyi içimden bir kez daha geçirdim. Sonra onu da bıraktım.
Belki süreklilik buydu.
Belki değildi.
Bilmiyorum…
Ama ilk kez, ikisinin arasındaki fark bana gerçekten de önemli gelmişti.